28 Eylül 2009 Pazartesi

BENJAMİN BUTTON..

“Seksen yaşında doğup yavaş yavaş 18’imize doğru ilerlesek hayat sonsuz mutluluk olurdu”. Filmde normal insan yaşamına göre tersten bir hayat yaşayan Benjamin, merkezdeki karakter. Çok çirkin olarak doğunca, babası tarafından korkularak başka bir eve bırakılan Benjamin’i, huzurevinde çalışan, dini inancı yüksek bir zenci kadın sahiplenir. Herkesin dışlayabileceği bir durumu “Tanrıdan” kabul ederek ona annelik yapar. 7 yaşındayken 70’lerinde görünen Benjamin, bu arada huzurevine büyükannesini ziyarete gelen küçük bir kızla (Daisy) güzel bir bağ kurar. Görünüş farklarına rağmen güçlenen ilişkileri, hayatlarını da etkileyecek birşeyin başlangıcı olur. Evden ilk kez, bir gemide çalışmak için ayrılan Benjamin, bu arada da gerçek dünyayla tanışır. Herkesin yaşlı görünüşü yüzünden tecrübeli sandığı adam, aslında herşeyden bihaberdir ve bu yolculuk onun hem dünyayı hem kendini keşif yolculuğu olur. Kendi kararlarını vermeyi, ilk aşkını, ilk maceralarını hep bu arada yaşar. Film boyunca hep bir olgunluk, sakinlik gözlemliyoruz. Çünkü çocukken bile, görünen yaşından dolayı şımarma şansı olamıyor. Her yaştan izleyicinin de farklı şeyler düşünmesine neden oluyor tüm bu yaşananlar.

Benjamin karakterini canlandıran ve önce yakışıklı bir genç oyuncu olarak tanıdığımız Brad Pitt, oyunculukta döktürüyor. “Dövüş Kulübü”, “Jesse James” ve “Burn After Reading” gibi filmlerde zaten sınıfı geçen Pitt, bu kez daha zor bir işin altına girmiş. 80 yaşından başlayarak, bir insanın her evresini canlandırmış. Ve filmde oynama şartlarından biri de “her zaman dilimini kendisinin oynaması” olmuş. Başarılı makyajlar ve iyi bir oyunculukla bu işin altından kalkılmış. Hele ki 20’li yaşlardaki hali “Pitt’in sinemadaki ilk dönemini izliyoruz” hissi veriyor. Benzer sözleri Cate Blanchett için de söylemek gerek. Son yılların kesinlikle en başarılı aktristlerinden olan Blanchett, baştan sona ilgi çekecek bir performans sergiliyor. Bu anlamda kimyaları da Pitt’le uyuşmuş durumda. Hastane yatağındaki yaşlı hali de, sahnede dans ederken ki genç hali de başka güzellikte. Bu arada Benjamin’in ilk aşkını oynayan Tilda Swinton ve annesini oynayan Taraji P. Henson da çok çok iyi bir iş çıkarmışlar. Aslında filmin tümündeki karakterlerin çok yerli yerinde olduğunu da söyleyebiliriz.

Fincher’in filminde en çok dikkat çekenlerden biri görselliği ve makyajları. Çoğu filmde yaşlandırılmış insanlar görürüz ancak burada durum biraz daha farklı. Zira bir insanın neredeyse her dönemini görüyoruz ve hepsi içinde tüm ayrıntılar düşünülmüş. Yani 80’li, 60’lı, 40’lı ve 20’li yaşlardaki Benjamin’e inanıyorsunuz. Gemiyle savaşa denk geldikleri sahne ise bir başka etki yaratıyor. Hele ki sinemada dev bir perdede bu sahneyi izlerseniz tüylerinizin ürpermemesi zor. Gece, deniz, savaş, telaş; hepsi çok iyi harmanlanmış.

Perdede aslında gerçek olmayacak bir olay izliyoruz. Bu bir anlamda artı olabilir aslında. Çünkü bu kez zaten başka bir dünya yaratıldığını bildiğinizden, gerçeğe aykırı şeyleri ya da kusurları aramak yerine kendinizi filme kaptırabilirsiniz. Tamamen sinemasal bir tatla salondan çıkıyorsunuz. Güzel bir sinema dili, iyi performanslar, orijinal bir konu, sizi sıkmayacak görsellik… E bi filmden daha ne istersiniz ki? Filmde annesi Benjamin’e “Seni neyin beklediğini asla bilemezsin” dese de, ben sizi iyi bir filmin beklediğini söyleyebilirim ;)

16 Mayıs 2009 Cumartesi

ERKEKLER..












Aha buyrun, Fato'nun kafayı yediği an bu andır! Geçmişler olsun!


Talincim beni mimlemişti geçenlerde, erkek olsanız nasıl bişi olurdunuz diye... Aklıma bu mim'e eğlenceli bir cevap vermek

Bakalım hangisi sizin erkeğiniz :P


1.sırada:

Kıronun Allahı'dır. En ucuz sigaradan içtiği için ağzı hep pis kokar. Bir elinde de tespihi eksik olmaz. Kadını biraz şikayet etse "üleyn dünyayı serdim önüne yine de mutlu olamadın be imansız karı" diye söylenir. Asabi günündeyse bir iki tokat çakar. Bir duble rakısını önüne koyarsanız gevşer, sızıp kalırsa şanslısınız o gece yırttınız demektir.


2.sırada:

Mahallenin bıçkın delikanlısıdır. Biraz saftirik yanı da vardır, çok konuşur boş konuşur. Genelde hiçbir işte dikiş tutturamaz ama suçu da hep başkasına atar. Kendi gibi ipsiz sapsız tayfası ile takılır. "Geçen gece bir yavru düştü ilik gibiydi Allahıma kitabıma hiç acımadım 10 posta..." diye uzayıp giden biraz da atmasyon çapkınlık hikayeleri anlatır. Saçlarına devamlı briyantin sürer. Haa bir de tek hayali biriktirdiği parayla dişlerini yaptırmaktır.


3.sırada:


Hiçbir halt olmayıp kendini bir halt sanandır. Kendini çok cool bulur. Her olayda yüzünden eksik olmayan pis bir gülüşü vardır. Güvenilmezdir. Hiçbir kadının cazibesine dayanamayacağını zanneder. Fazla uğraşmayı sevmez, açık sözlüdür, muhabbet uzarsa "bebeğim her saat aleyhine işliyor ama" diyerek evinin anahtarlarını göstermeye başlar.


4.sırada:


Zibidinin önde gidenidir. Aslında bunun da mahallenin bıçkın delikanlısından farkı yoktur, tek artısı diplomasıdır. Altta tek bir sakal bırakarak daha cool göründüğünü zanneder. Kızlar yerine bilgisayarlarla takılır hatta kendini IT prof sanar. Sevdiği rock grubunu dinlerken kendinden geçer, şarkıya eşlik mi ediyor yoksa afedersiniz orgazm mı oluyor anlamazsınız!



Nasıl? Hepsi birbirinden beter di mi?! Vallahi Allah işini biliyor, iyi ki beni bir erkek olarak yaratmamış, bir başka hırt olarak diğerlerinin yanında dünyadaki yerimi alacakmışım :p

15 Mayıs 2009 Cuma

KABAK :))





Hanımlarrr toplanın bakıyım etrafıma, kalemleri kağıtları hazırlayın erkeğinizi baştan çıkartmanın formülünü veriyorum şimdi size :) Annem bacaklarımı ikiye ayıracak ama ulvi bir görevle bu yazıyı yazdığımı anlayınca kızını affeder heralde hee heee :)


Ders-1: Modern çağ ne derse desin bir erkeğin kalbine giden yol midesinden geçiyor.


Ders-2: Bunu başarmak için fazla becerikli olmaya da gerek yok.

Nasıl mı?





1 tane su kabağı alınır, 2'ye bölünür, ortasındaki çekirdekler çıkartılır, şerbetin aralarına girmesi için içi bıçakla hafifçe baklava şeklinde kesilir. Diğer tarafta 1 bardak şeker, yarım bardak su, çok az limon suyu ve 1 tatlı kaşığı zencefil tozu ile hazırladığınız şerbet kabakların üstüne hafifçe gezdirilir. Kabaklar fırında içleri yumuşayana kadar tutulur. Şerbet azaldıkça ara ara yine üzerine gezdirilir.


Fırından çıkardığınız kabağın üzerine kalan şerbet dökülür (ben çok şerbetli yapmıyorum).





Oyuk kısmına 1 top vanilyalı dondurma konur, üzerine ceviz serpilir, nane yaprağı ile süslenir.

Pişirme süresi dışında hiçbir zahmeti olmayan bu tatlıyı tabii sevgilinize yedirirken sanki baklava börek açmış, çok zor bir iş yapmış gibi bir tavır takınmanız gerekiyor. Kolay kızlar olmadığımız için yaptığımız hiçbir şey de kolay olmamalı !!! İşin püf noktası burada ;) Tatlılardan sonrasına ise ben karışmam, orası size kalmış, kabak tadı vermeyin yeter!

Eveettt bugünkü dersimizin sonuna geldik. Görevimi tamamlamanın verdiği bir rahatlamayla artık işimin başına dönebilirim!

Hepinize tatlı haftalar!!!

14 Mayıs 2009 Perşembe

BİRAZ ORDAN BİRAZ BURDAN:))



Dün sevdiğim bir arkadaşımın bebek beklediği haberini aldım, kendisine de sürpriz olmuş, onun adına çok sevindim, yeni bir bebiş daha geliyor ne güzel :) Canım arkadaşım sizi tebrik ediyorum, bebeğinizi kucağınıza alacağınız günü ben de heyecanla bekliyorum !!! (En önemlisi sağlıklı olması tabii ama ben gözlerinin seninkiler gibi yemyeşil olmasını diliyorum tatlım!)

Bu hafta işyerinde nöbetçiydim, bu demek oluyor ki:Fatoo iş çıkışı direkt eve kaçar :) Geçen akşam dvd de Zeynep'in 8 Günü filmi vardı, izliyim dedim. Bu şahane senaryo kime ait merak ediyorum doğrusu?! Kadın asosyal mi yoksa embesil mi belli değil, hele bir dans sahnesi var ki oyyy oyy oyyy Yıldız Tilbe halt etmiş! Bir de ben bu Pandik Sevdik kızımıza bir türlü ısınamadım, oyunculuğu o kadar abartılı ki filmde eğreti duruyor resmen! Belki miki sahneleri gösterirler diye heyecan yaptıydım ama o sahneleri de kesmişler mi, buyur sana sıkıcı bir film! Haa bir de kızın hayatında aşk yokken film siyah beyaz, aşk varken renkli, aşkı kaybedince yine siyah beyaz oluyor, bu kısmı bile filmi kurtarmaya yetmiyor ne yazık ki...




Takip ettiğim birkaç dizi dışında kitaplarımı açıyorum, aptal filmleri seyredip vakit kaybetmekten çok daha iyi oluyor. Şu aralar prensesimin hediye ettiği, Elizabeth Gilbert'in "Ye, Dua Et, Sev" isimli kitabını okuyorum. Ve sayfaları çevirdikçe bu yazarla aramda ne kadar benzerlikler olduğunu görüyorum, demek ki kadınlar hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar boşanma esnasında ve sonrasında yaşadıkları/hissettikleri aynı oluyor. Kendimden çok şey bulduğum bu kitabı severek okuyorum. Konusuna gelince; boşanma ve yıkıcı bir depresyondan sonra Elizabeth 1 yıllık bir seyahate çıkarak İtalya’da keyif, Hindistan’da ibadet ve Bali’nin Endonezya Adalarında dünyevi hazlar ve ilahi yücelik arasındaki dengeyi bulmaya çalışıyor...


Bunun dışında iş-ev arası gidip gelirken okuduğum çok eğlenceli bir kitap var, bu da Cicoşumun hediyesi... ABD'li yazar ve radyo programcısı Sherry Argov tarafından kaleme alınan "Erkekler Niçin Cilveli Kadınlardan Hoşlanır" isimli kitap, birçok kadının düşündüğü ama dile getiremediği sorulara açıklık getiren bir ilişki rehberi niteliğinde... Kitapta güçlü ve bağımsız kadınların erkeklere uygulaması gereken çekim ilkeleri yer alıyor. Kısacası kadınlara kedi-fare oyununun inceliklerini anlatıyor :) Ben her ne kadar oyunlardan çok açık olmanın daha doğru olduğuna inansam da bugüne kadar bunun pek işe yaradığını görmedim. Evet ne yazık ki erkekler oyun oynanmasını seviyor, bu nedenle oyunu kuralına göre oynamak gerek :)))

7 Mayıs 2009 Perşembe

KENDİSİ KÜÇÜK YÜREĞİ KOCAMAN OLAN KIZA..


Bir yağmur bulutunun ağırlığı sinmiş senin yüreğine, diyor kocaman gözlerini dikerek gözlerime. Bu yüzden belki de her yere taşıdığın bu gergin ve karanlık halin.Yüzüne yansıyan bu gri gölge...

Biriktirdiklerin kendi yüreğinin düşmanı aslında, farkında değil misin? Geçmişi sırtında taşıyarak, sadece kendi duvarlarında yaşayarak, kendini kendinden bile saklayarak hangi hızla, nereye kadar gidebilirsin?

Başka sözlerde, yerlerde, yaşamlarda arama kendi telaşını. Hayat başka bir yerde değilki aslında, senin içinde. Bu yüzden önce kendine anlatmayı dene, kendi duvarlarını yıkıp, kendine dürüst olmayı. Yaşamak önce kendi öykünü yazmaktan başlar. Ertelemekse içindeki yumağı büyütür sadece, oysa acılar anlatıldıkça hafifler ve çözülür, bilmelisin.

Hadi bırak artık kendini ve yağ şimdi hem de bardaktan boşanırcasına.Yağ ki içindeki bütün zehir akıp gitsin. Bütün birikintilerden temizlenip, arınsın yüreğin. Yine, yeni, yeniden hayattan yana baksın gözlerin. Yağmurdan sonra temizlenmiş toprak kokusu sinsin üzerine. Ve tekrar kurutup ıslanan yüreğini güneşte, yenile kendini. İyileştirip, yeniden sarıp sarmala içindeki tüm iyi niyetleri...
Susuyor ve çekip gidiyor arkasında nemli bir toprak kokusu bırakarak. Gözlerimi kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Gri bir yağmur bulutu dolaşıyor beyazlar içersinde. Hemen arkasında yüzünü göstermeye çalışan güneşi farkediyorum sonra. Kapatıyorum gözlerimi. Bir yağmur bulutu yüreğimden çoğalıp, gözlerimden yağmaya başlıyor usulca. Güneş yürekli bir dostun ..
(Alıntıdır...Orjinali http://beenmaya.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz)

2 Mayıs 2009 Cumartesi

BAHAR GELDİ..



Zaman mı? değil zaman.

Akan zaman değil mesafelerdir.

Güneşin çekici yukarıda
Suyun bıçağı aşağıda
Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,
Agaç: bir damla iki kıvılcım arasında
Rüzgar bilmiyor nerden eseceğini
Sınırlar kesik,
Yerleşme yerlerinde balkima.

Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
ilk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre birşey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında

Biz kırıldık daha da kırılırız
Doğudan batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
iki ciger arasında bağlantı kurar
Büyür, bir gün, zenginleşir orada,
çünkü Ali'yi dirilten iksirde saklı
Hasan'a sunulmus aguda,
Granitin de olur bir okyanusun diriligi,

Nehirler daha uysal akar,
Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden
Bir kuş nasıl uçuyorsa
Öyle sever, calışır insan,
kıraçlar çarptikça dağlara
Gül göçürür safağından
Doganın altın safagından
insanın altın safağından
Tarihin altın safağından

Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.

Cemal SUREYYA

21 Mart 2009 Cumartesi

BİR OSKAR ÖDÜLLÜ FİLM..







Batı Almanya'da 1958'deyiz. 15 yaşında bir oğlumuz, ki adı Michael ve 36 yaşında bir kızımız, ki adı Hanna, var. Sokakta rahatsızlanan Michael'e Hanna yardım eder ve evine kadar götürür. Kızıl olan Michael, teşekkür etmek için Hanna'nın evine gider sonrasında. Ve bunun da sonrasında aralarında fiziksel bir ilişki başlar. Michael'in Hanna'ya kitapları sesli okumasıyla birlikte entelektüel bir ilişki de içerir aralarındaki...

Alman iklimi kadar soğuk başlar film. Seyrederken ruha şal sarmak gerek neredeyse.

"Korkmamıştım. Hiçbir şeyden korkmamıştım. Daha fazla acı çektikçe daha fazla âşık oluyordum. Tehlike aşkımı daha da büyütüyordu. Keskinleştiriyor lezzet katıyordu." der Michael. Korkusuzca devam eder ilişkiye. Hanna'da öyle...

"Çocuk" diye hitap eder Michael'e. Çocuktur da Michael...

Hanna tramvayda bilet keser. Çok konuşmaz. Dümdüz bir hayatı vardır. Duygu belirtisi gösterdiği zamanlar, Michael'in kitap okuduğu zamanlardır sadece. Dinlerken güler, ağlar, sinirlenir. Eline hiç kitap almaması dikkat çekicidir. Ama filmin ta başından anlaşılır ki Hanna okuma yazmayı bilmez.

Hanna, ofiste çalışmak istememektedir çünkü okuma yazmayı bilmez. Gel gör ki kader bazen insanların "eksik" bazen de "fazla" yanlarıyla yakından ilgilidir. Terfi eder Hanna, ofiste çalışmak üzere...
Ve ortadan kaybolur Hanna. Alır bavullarını ve gider.

Ralph Fiennes, Michael'in büyümüş halini oynar. Filmin başında, geçmişe dönmeden görürüz onu. Mutfakta titizlikle sofra hazırlamaktadır. Bu titizlik ona Hanna'dan yadigardır. Hanna'dan yadigar bir şey daha kalmıştır. Mesafeli oluşu. Kızına itiraf eder.
"Zor birisiydim, farkındayım. Sana karşı her zaman açık yürekli değildim. Hiç kimseye karşı açık yürekli değilim."
Hanna'da ayniyle böyledir

Yıllar geçer. Michael artık bir hukuk öğrencisidir. Profesörleriyle ve arkadaşlarıyla birlikte bir davaya, gözlemlemek üzere katılırlar. . Duruşma şununla ilgilidir: İkinci Dünya Savaşı'nda bir toplama kampında 300 yahudi kadın bir kilisede kapalı kalarak, yangında ölmüştür. Ve gardiyanlar buna göz yummuş, sebep olmuştur. Bu gardiyanlardan biri de tesadüf bu ya, Hanna'dır. Bu yangından tek kurtulan yahudi kadın ve kızı davaya tanık olarak çağrılır. Bu yangından tek kurtulan yahudi kadın ve kızı davaya tanık olarak çağrılır. Kız büyümüş ve her eli kalem tutan Yahudi gibi neler çektiklerini kitaplaştırmıştır.

Michael, tanığı dinlerken duygu karmaşası yaşar. Hanna, genç, zayıf, hasta olanları seçmiştir. Onlara yiyecek ve uyuyacak yer vermiştir. Onlara sesli kitap okutmuştur. Ve sonra ölüme yollamıştır. Ayniyle kendidir sanki... Acıtır bu Michael'i

Hanna duruşma boyunca niye orada olduğunu anlamaz, saf yahut salak hallerde, yaptığı söylenilen her şeyi kabul ettiği için diğer kadın gardiyanlarca iftiraya uğrar. Her şeyin sorumlusu olduğu, emri onun verdiği, tutanağı onun yazıp zorla diğerlerine imzalattığı vs. Hanna reddeder haliyle. "Hepimiz yaptık,"der. Tutanaktaki el yazısının kendisine ait olup olmadığının ispat zamanı gerektiğinde önüne bir kağıt kalem koyarlar Hanna'nın. "Bırrr!" Kağıda ve kaleme, hayatında ilk kez görüyormuş gibi bakar Hanna. Ve gerek yok, ben yaptım, der.
Michael, o zaman anlar ki, Hanna okuma yazma bilmiyor. Ve bu durumdan utanıyor. Hanna okuma yazmayı bilmediğinden gidip SS'e katılıyor. Gardiyan oluyor. İnsanları ölüme yolluyor.
Ve Hanna, ömür boyu hapis cezası alır.
Yıllar yıllar sonra Michael, eskiden Hanna'ya okuduğu kitapları kasetlere okuyup bir kasetçalarla yollar hapishaneye. Kasetler dolusu kitaplar.... (Ki bu hakikaten etkileyicidir.)
Ve Hanna, şeytanın bacağını, (gurur mu demeli?) kırıp hapishane kütüphanesinden kitap alır. Kaset-kitap birlikteliğiyle okumayı öğrenir. Ve hatta yazmayı da... Mektuplar yazar Michael'e. Cevap vermez Michael. Daha doğrusu yazdığı mektupları postalamaz da küçük çekmeceli dolaplara koyar. Ama yazar.

Ve tekrar yıllar sonra Michael, hapishane görevlisinden bir telefon alır;
Hapishaneye gidip Hanna ile görüşür. Bir terzinin yanında iş bulmuştur. Kalacağı bir yer bulmuştur. Bunları söyler Hanna'ya ve sorar;
"-Geçmişi düşünmek için çok zaman ayırdın mı?
-Seninle olan geçmişimi kastediyorsun?
-Hayır, hayır benimle olanı kastetmemiştim.
-Duruşmadan önce, hiç geçmişi düşünmemiştim. Hiç düşünmem gerekmemişti.
-Peki şimdi? Şimdi neler hissediyorsun?
-Ne hissettiğimin hiçbir önemi yok. Ne düşündüğümün hiçbir önemi yok. Ölüler hâlâ ölü çünkü.
-Öğrenebileceğinden emin değildim.
-Ama öğrendim, çocuk. Okumayı öğrendim."
Cehalet sona ermiş, Hanna öğrenmiştir artık.
Hanna, tahliye olmayı hiç düşünmemiş, eşyalarını hiç toplamamıştır. Hücresinde itinayla ayakkabılarını çıkartır, bir kenara koyar. İtinayla kitaplarını masaya dizer, ki çünkü titizdir Hanna, kitaplarının üzerine çıkar ve intihar eder. İroniktir, ölümüne aracı kıldığı kitaplar. Sadece kitaplarda duygulanan, düşünen ve gerçek hayatta "gerçeklik" algısı olmayan, haniyse hissiz ve düşüncesiz Hanna, ölür.
Michael'e bıraktığı vasiyette eski bir çay kutusunun içinde biriktirdiği parayı ve bankadaki parasını yangından kurtulan kıza, hani şu kitap yazana vermesini ister.
Michael, Amerika'ya kadınla görüşmeye gider.

"-Hanna, yaşamının önemli bir kısmında okuma yazma bilmiyordu.
-Bu yaptığı şeylerin bir açıklaması mı?
-Hayır.
- Veya bir özür mü?
- Hayır, hayır."

Teneke kutuyu alır ama parayı almaz kadın.

"Bu parayla yapabileceğim bir şey yok. Yahudi soykırımı ile ilgili bir yere verirsem, bana affetmek ya da onun gibi gelir. Hem böyle bir şeyi yapmak istemem, hem de bağışlayıcı bir konumda değilim." der.

"Okuma yazma öğrenmeyi destekleyen bir örgüte bağışlanabilir diye düşünmüştüm." der Michael. "Bu konuda Yahudi bir örgüt olup olmadığını biliyor musunuz?"
"Olmasa şaşarım. Her konuda Yahudi bir örgüt bulunur. Ancak cehalet Yahudiler için pek sorun olmamıştır." der kadın. Ne güzel, ne anlamlı, ne gerçek bir diyalogdur bu. Haniyse insanın Hanna'dan yana olası gelir bu durumda.

Ve film, Michael'in kızını Hanna'nın mezarına götürüp hikayesini anlatmaya başlamasıyla son bulur.

Ve bu film bunca Yahudi propagandası ile Oscar almaz da ne yapar? Almanların silahlı diktatörlüğü tarihin bir yerlerinde son bulmuş olsa da Yahudilerin bu sinema yoluyla diktatörlüğü ne zaman son bulur bilinmez.

O kadar paralamış ki kendini Winslet... O kadar serin ve sakin, haydi bitirelim şu filmi de gidelim gibi oynamış ki Fiennes... O kadar zorlama ki senaryo, nereye nasıl serpiştirelim şu soykırımı....
Ve hakikaten hayli yoğunluktaki açık sahnelerin bu filme fazla ve gereksiz kaldığı da söylenebilir.
*Beş üzerinden iki. Lakin Oskarı aldı...

30 Ocak 2009 Cuma

ANESTEZİ..




Görünürde, Clayton Beresford, Jr'ın hayatı dört dörtlüktür. Ona tapan bir annesi, Samantha Lockwood adında harika bir nişanlısı, başarılı bir kariyeri ve hekesin hayallerini süsleyecek kadar büyük bir servete sahiptir. Buna rağmen, Clay'in hayatı mükemmel değildir: Sam ile olan ilişkisini gizli tutuyordur çünkü Sam, kimi zaman küstah da olabilen annesi Lilith'in yanında çalışıyordur. Bunun da ötesinde Clay, kalp rahatsızlığı nedeniyle geçireceği nakil için uygun bir kalp beklemektedir.

Jack Harper ise, Clay'in arkadaşı ve kardiyolojistidir. Clay'in geçirdiği ilk kalp rahatsızlığında ona müdehale eden de Jack'tir. İki genç adamın dostluğu böyle başlamıştır ve Jack, Clay'in özel isteği ile, aynı zamanda kalp naklini gerçekleştirecek olan cerrahtır. Nadir kan grubu nedeniyle uygun kalbin bulunması gecikirken, Clay'in hayattan tek beklentisi vardır: Annesine gerçekleri anlatıp, çok sevdiği nişanlısı Sam'i daha fazla üzmeden onunla evlenebilmek.

Çok geçmeden, Sam'in de ısrarlarıyla, Clay annesine gerçekleri anlatır ve tahmin ettiği gibi, annesinin büyük tepkisi ile karşılaşır. Lilith'in Sam veya kendisi arasında seçim için rest çektiği Clay, hemen o gece, Jack'in sağdıçlıklarını yaptığı ayaküstü bir törenle Sam'le evlenir. Nikahtan hemen sonra, Clay'in çağrı cihazına bir mesaj gelir: Aranılan kalp sonunda bulunmuştur.

Clay , geçirdiği açık kalp ameliyatı sırasında ‘anestezik farkındalık’ adı verilen durumu yaşamaktadır. Yani olup bitenin tamamen farkında olacak şekilde uyanıktır, operasyonu tüm acısıyla hissedebiliyordur ancak yine anestezinin etkisiyle vücudu hiçbir şeye tepki gösteremeyecek şekilde paralize olduğundan, ameliyat ekibinin bundan haberi yoktur.

Clay’in genç karısı Sam , ameliyat sırasında hayati kararlar vermek zorunda kalırken, Clay’de kendi zihni içinde tekinsiz bir yolculuğa çıkar.

Yaşamla ölüm arasında... Şeytanla vicdan arasında... Körlükle farkındalık arasında... Boyun eğişle direniş arasında bir öykü akıyor beyaz perdeye... Kalbi zayıf aklı güçlü bir adamın öyküsü bazen bilerek ve isteyerek gördüklerimizi inkar edip savunma mekanizmalarını devreye sokmamız bilinçaltı sessizce üstüne düşeni yapıp yaşanılabilir hale getiriyordu yaşamı... Bizse olduğu gibi değil olmasını istediğimiz gibi görüyorduk yaşamı... Uyanan sadece Clayton olmuyordu, seyirci kendi uyanışını yaşıyor sorgulamaya başlıyordu...

İlginç izlemeye değer filmlerden biri..

10 Ocak 2009 Cumartesi

SON DERS..




Yurt dışından gelen bir Türk öğretim görevlisi üniversitedeki müfredatla sınırlı kalmaz. Bu yeni hoca iddiasızdır, “İlk dersimiz kimsenin buradan alınacak derse ihtiyacı olmadığı” diye başlar. Ancak öğrencilerin ve özellikle de bir tanesinin onu fark etmesi ile bambaşka bir dünya açılır önlerinde. Saffet Hoca’nın geçmişi ile üniversite öğrencisi Ulaş’ın hayatı garip bir şekilde kesişir..
..

Arkadaşlar film tam anlamıyla mükemmel.. Özellikle her üniversite öğrencisinin izlemesi gereken bir film. Siyasi içeriğe de baktığınız zaman kendi içinde öz eleştirinin de çok güzel yapıldığını farkedeceksiniz.. aşk - üniversite - iktidar hepsine oldukça güzel göndermeler yapılmış.. KOMEDİ & DRAM bu kadar güzel işlenebilir ..

Bambaşka bir filmdi... Söyleyecek fazla bir söz yok aslında... Karşılaşılan en büyük sürpriz yaşanmış... Bir kez daha anladım... Filmleri bu yüzden seviyorum galiba... Yaşamı görsel olarak bizlere sundukları için….

28 Aralık 2008 Pazar

ULAK.




Bir varmış bir yokmuş..Bir zamanlar adı Çağan olan içindeki çocuğu dinleyen başarılı bir yönetmen varmış. Adını tüm Türk halkının bir zamanlar çektiği ortak acıyı anlatan film ve dizileriyle duyurmuş. Gel zaman git zaman kendini tekrar etmekten korkar olduğunu beyan eder olmuş. Olmuş da, şimdi bu köyün delisi ona şunu salık verirmiş: "Sen hiç korkma Çağan kardeş. Nasıl ki Ulak filminde yüreğinin sesini dinledin, hikayeni, hatta devranın hikayesinin masallardan bu yana değişmezliğini; kötünün aynı kötü; iyinin aynı iyi; deli diye adlandırılanın aslında hep herkesten daha akıllı olduğunu, sadece alışılagelmiş toplum kuralları dışında hareket ettiği için "deli" olarak nitelendirildiğini; çocuğun ise aynı çocuk olduğunu ve gerçeğin peşine ancak onların saf inancının düşebileceğini bize alışılmışın dışında bir tarzla anlattın, bundan sonraki hikayelerini de yine bizi şaşırtarak, kendi üslubunla anlatacağını biliyorum…

Zekeriya,Yakup,İbrahim,Meryem filmdeki isimler bunlar.bu isimleri bir arada düşünerek bir mana çıkaramayanlar ve bu isimlerin hikayelerini bilmeyenler sadece, duygusal bir masal izlerler.ama film, bunun çok ötesinde harika duygusal ağlatan bir film olmanın dışında,derin bir felsefesi olan bence tekrar tekrar izlendiğinde sanki ilk defa seyrediliyormuş izlenimi verecek çok derin bir film .Çağan Irmak bu filmde bilenle bilmeyeni çok üstün bir zekayla mütevazıca ayırıyor.Çağan Irmak bu filmle bana göre Türk sinemasının tartışmasız en iyi yönetmeni olduğunu tüm masumiyetiyle bilenlere fısıldıyor..Bilmeyenleri de ciddiye almadığını bu filmdeki derin felsefeyi ifşa etmiyerek ne kadar güçlü bir karakterde olduğunu ispat ediyor…

Çocuk oyuncuların performansı mükemmel.Atakan Yağızı gerçekten çok beğendim.çok başarılıydı...Müzikler harikaydı.Yetkin Dikinciler,Şerif Sezer,Kaya Akkaya ve tabiki Hümeyra her zamanki gibi çok iyiydi.ama ÇETİN TEKİNDOR kelimelerle bile anlatılamaz.Ayakta alkışlancak bir performans göstermiş.Özellikle masalın sonundaki gerçeklerin anlaşıldığı bölümde gerçekten muhteşemdi.film genel olarak çok iyidi.Çetin Tekindor bi kez daha devleşti gözümde.

Alışık olduğumuz bir yönetmen ve tanıdık bir sürü oyuncu..Konu muhteşem .Hem göze hem kulağa hitap eden sahneler..İyi seyirler..

Not: Öneri için teşekkürler arkadaşım..